Yöneticilik Şartları

 

Yöneticilik Şartları

Yöneticide bulunması gereken şartlar, islam devleti ve islamî yönetim  tarzının tabiatından kaynaklanmaktadır. Akıl ve tedbir gibi genel şartlardan başka aşağıda geçen iki esas şart da aranır:

 

1- Kanunu bilmek.

 

 2-  Adalet.

 

Hz. Resul-ü Ekrem'den -sav- sonra kimin halife olacağı konusunda birtakım ihtilaflar çıktıysa da; halifenin fâzıl -erdem ve bilgi sahibi­olması gerektiği hususunda müslümanlar arasında hiçbir anlaşmazlık     görülmedi. İhtilaf, sadece mevzuda, kimin halife olacağındaydı.

 

1- İslam devleti kanun devleti olduğundan, bu devletin başına geçecek kimsenin kanunu bilmesi şarttır. Rivayette de böyle geçer bu.Sadece yöneticinin değil; makamı ve mesleği ne olursa olsun bütün müslümanların kanunu bilmesi istenmiştir, ancak, yönetimin başında bulunanın ilmî kariyerinin daha üstün olması gerekir. İmamlarımız da imamlıklarını buna istinaden ispat yoluna gitmişler ve imamın diğerlerinden ilmen daha üstün olması gerektiğini belirtmişlerdir. Şia alimlerinin diğerlerine yönelttikleri eleştiriler de bu esasa dayalıdır, ‘falan hükmü sordular, halife bilmedi; o halde hilafet ve imamete lâyık    değildir.’ demişlerdir, ‘falan işi islam hükümlerine aykırı yaptı, o halde     imamete lâyık olamaz’  şeklinde karşı çıkmışlardır. Müslümanlar    açısından    ‘kanuna   vâkıf    olma’   ve   ‘âdalet’   en   esas   şartlardır,   başka şeyler bu hususta şart ve zaruri değildir. Mesela meleklerin ne türyaratıklar olduğu veya Allah Tebarek ve Teala'nın vasıflarının neler olduğu gibi ilimlerin hiçbiri imamet meselesinde şart değildir. Nitekim birinin bütün tabii bilimleri bilmesi tabiat kanunlarının tamamını keşfetmesi veya müzik uzmanı olması ona halifelik liyakati  kazandıramayacağı gibi, bu vasıfları taşıyor olması da devlet idaresi   hususunda onu, islam kanunlarını bilen ve âdil olanlardan daha üstün kılmaz. Hilafetle ilgili olup hz. Resul-ü Ekrem -sav- ve imamlarımız(*) zamanında hakkında etraflıca konuşulmuş bulunan ve bütün müslümanlarca da çok iyi bilinen nokta; islam devletini idare edecek olan yönetici ve halifenin ewela islam hükümlerini bilmesi, yani ‘kanuna  vâkıf  olması’;  ikinci  olarak  da  ‘âdalet ’ sahibi  olması  ve  itikâdî

 

ve ahlâkî kemal taşımasıdır. Akıl ve mantık da bunu gerektirir zaten;   zira islam devleti kanun devletidir; ne keyfi bir yönetimdir, ne de şu veya bu şahsın halkı yönetmesi! Yönetici kanunu bilmiyorsa, islam nazarında yöneticiliğe lâyık değildir. Çünkü eğer (kanunları gereğince bilmez ve mecburen -çev-) taklit edecek olursa iktidarın gücü kırılmış olur, -bilmediği halde- taklit etmeyecek olsa o zaman da islam kanunlarını uygulayamayacak ve yöneticilikte bulunamayacaktır.‘Fakihler sultanların yöneticisidirler’ buyrulmuyor mu?! Krallar ve   sultanlar eğer gerçekten islama uymak isteseler, fakihlere itaat etmeleri gerekir, islam kanun ve hükümlerini fakihlerden sormaları ve uygulamaları icabeder. Bu durumda asıl yönetici de zaten fakihl erolmuş olur. O halde egemenlik ve yöneticilik hakkı resmen fakihlere ait olmalıdır; kanunu ve fıkhı bilmediği için fakihe itaat etmesi gerekenlere değil! Diğer yetkililerin, sınırları koruyanların ve idarî memurların bütün islam kanunlarını bilmeleri ve fakih olmaları da gerekmez tabi; endi meslek ve vazifeleriyle ilgili kanunları bilmeleri yeter. Hz.Peygamber-i   Ekrem   -sav-   ve   Emir 'el   müminin   -s-     döneminde   de böyleydi zaten. Memleketin başına geçecek olanın bu iki imtiyaza sahip olması gerekir; ama şehirlere, kasabalara ve köylere gönderilen                   muavinler, yetkililer ve görevlilerin kendi iş ve vazifeleriyle ilgili kanunları bilip diğer meselelerde en baştaki yetkiliye  danışmaları gerekir.

 

2- Yönetimin başında bulunacak olanın itikadî ve ahlâkî açıdan mükemmel ve âdil olması gerekir, günahkâr olmamalıdır. ‘Hudud – hadler’- i uygulamak isteyen, yani islam ceza kanunlarını icra etmek isteyen birinin, beytulmalı elinde bulundurup memleketin gelir ve giderlerini belirleyen ve Allah'ın kullarının yönetim ve idaresini üstlenen birinin elbette ki günahkâr olmaması gerekir: "zâlimler benim ahdime erişemez" -ayetinde de buyurduğu üzere Allah Teala, zalim olana "devlet yönetiminde bulunma hakkı" vermemektedir. Yönetici âdil olmazsa müslümanların haklarını verme, vergileri toplama ve doğru yollarda harcanmasını sağlama ve ceza kanunlarını uygulama gibi hususlarda âdaletle davranmayacaktır; yakınlarını ve akrabalarını halkın başına musallat edebilecek   müslümanların beytulmalını şahsî garazları, heves, şehvet ve keyfi istekleri doğrultusunda kullanabilecektir.

 

Görüldüğü gibi devlet ve yönetim tarzının nasıl olması ve hz Resul-ü Ekrem'in -sav- rıhletinden, gaybet dönemine kadarki süre boyunca kimlerin bu makama gelebileceği mevzusunda şianın görüşleri gayet net ve açıktır: İmamın islam hüküm ve kanunlarını gereğince bilmesi - faziletli ve erdemli olması ve bunları uygulama hususunda âdil davranabilmesi gerekir.

 

Gaybet Döneminde Devlet Başkanlığının Şartları

 

İmamın gaybeti döneminde bulunduğumuz ve islamın yönetimle ilgili hüküm ve kanunlarının bâki kalıp süreğenliğini sürdürmesi gerektiği ve kargaşa ve anarşinin reva olmadığı şu sırada da devlet kurulması zaruridir.   Akıl   ve   mantık   da   hükmetmektedir ki bir saldırıya uğradığımızda bunu engelleyebilmemiz, müslümanların namusları tehlikeye düştüğünde onları koruyabilmemiz için bir devlet düzeni ve yönetim teşkilatı gerekmektedir. Mukaddes şeriat hükümleri de ‘sizesaldırmak isteyenlere karşı daima müdafaaya hazırlıklı olmalısınız’ diye emretmektedir. Hem, bireylerin yekdiğerinin haklanna tecavüzünü engelleyebilmek için de devlet, yargı ve yürütme sistemine ihtiyaçvardır,  çünkü bu işler kendiliğinden sonuca bağlanmaz, ille de devlet hükumet kurulması gerekir. Zira devlet kurulması ve toplumun yönetilmesi bütçe ve vergi ister; şeriat hükümlerini koyan mukaddes şâri -Allah Teala- bütçe ve çeşitli vergi türlerini de belirlemiş bulunmaktadır: Haraçlar, hums, zekat, ...vb. gibi.

 

Allah Tebarek ve Tealâ tarafından belli bir şahsın devlet işlerini üstenmekle görevlendirilmiş bulunmadığı gaybet çağı olan zamanımızda yapılması gereken nedir? İslamı bırakacak mıyız? Artık islamı istemiyor muyuz yani?! İslam sadece 200 yıl için miydi? Yoksa islam ne yapacağımızı belirtmiştir ve devlet işlerine karışmamız mı gerekir? Devletimizin olmaması -ve devlet işlerine karışmamamız­ demek müslümanların bütün kanun ve prensipleri çiğnenirken bizim pısırıkça kollarımızı kavuşturup ‘ne yaparlarsa yapsınlar’ deyip herşeye seyirci kalmamız demektir. ‘Baştakilerin yaptıklarını onaylamayabiliriz, ama red de etmeyiz’ mi diyoruz yani? Böyle mi olmalı –halimiz ­gerçekten? Yoksa "devlet ve hükumet kurmamız gereklidir; Allah Tealâ her ne kadar gaybet dönemine mahsus olarak bir devlet başkanı tayin etmemişse de, sadr-ı islam döneminden hz. Sahib-uz zaman -sa­- dönemine(*) kadar geçerli olan islâmî devlet ve yönetim prensipleri, gaybet döneminde de geçerlidir" mi dememiz gerekir? Kanunu bilme ve âdil olmaktan ibaret bulunan bu özellik ve prensipler çağımızdaki birçok fakihte vardır bugün. Bunlar biraraya gelip de icma edebilseler bütün dünyaya matuf bir adalet devleti kurabilirler.

 

Velayet-i Fakih

 

Bu iki özelliğe sahip liyâkatli biri kalkıp da devlet kuracak olursa hz. Resulullah'ın -sav- toplumu idare kanusunda taşıdığı velayeti taşımışo lur ve bu durumda herkesin ona itaat etmesi gerekir.

 

‘Hz. Resulullah'ın -sav- devlet idaresi hususundaki yetkilerinin mi  daha fazla olduğu, yoksa hz. Emir'in mi -hz. Ali-’ gibi veya ‘hz.  Emir'in -s- yönetim hususundaki yetkilerinin fakihlerden daha fazla  olduğu’ yolundaki laflar tamamen kuruntulardan ibaret olup bâtıl ve  yanlıştır. Evet, hz. Resulullah'ın -sav- faziletleri herkesten üstün ve daha fazladır; ve ondan sonra da hz. Emir'in -s- faziletleri herkesten  fazla ve ileridir; ama fazilet ve üstünlüklerin daha fazla olması "devlet  idaresi hususunda" kimseye şer'an "daha yetkili de olma" gibi bir  konum kazandırmaz. Ordu hazırlama ve insanları savaş için seferber  etme, valiler ve diğer yetkilileri atama, vergi toplama ve bu gelirleri müslümanların salah ve hayrına olacak yollarda harcama... gibi hususlarda hz. Resulullah -sav- ve diğer masum imamlar salavatullah aleyhim'in sahip olduğu bütün yetkiler islam açısından bugün kurulacak  bir islam devleti için de geçerlidir ve onda da olacaktır, ancak bu belli bir şahsa ait değildir, "âdil âlim" için geçerlidir denilmiştir.

 

İtibârî Velâyet

 

Hz. Resul-ü Ekrem'le -sav- Ehl-i Beyt imamlarının -s- taşıdığı velayet ve yetkinin, gaybetten sonra fakihte de bulunabileceğini söylerken fakihlerin makamıyla hz. Resulullah -sav- ve imamların -s­- makamlarının da aynı olduğu gibi bir anlam çıkarılmamalıdır asla; zira bizim burada ele aldığımız konu makam ve derece değil, ‘vazife’dir. Velayet’; yani devlet kurma, ülke yönetme ve mukaddes şeriat kanunlarının uygulanması pek ağır ve önemli bir vazifedir, ama kimse bu yolla olağanüstü bir makam ve konuma ulaşmış olmaz, islam devletinin başında bulunma, kimseyi ‘herhangi bir insan olma’ktan daha üst ve öte bir hadde yükseltmez. Başka bir deyişle burada sözkonusu ettiğimiz ‘velayet’; yani egemenlik, yönetme ve idare olayı, çoğu kimsenin tasavvur ettiğinin tam tersine, bir ayrıcalık ve üstünlük değil, ağır, ciddî ve hassas bir sorumluluktur.

 

‘Velayet-i Fakih’ konusu, akla dayalı itibârî konulardandır ve hukukî konumdan başka bir konumu yoktur, tıpkı mümeyyiz olmayanlar ve küçükler için kayyım tayinindeki hukukî yaptırım gibidir. Milletin kayyımıyla, mümeyyiz olmayanların kayyımının, hukukî olarak vazife ve konum açısından hiçbir fark yoktur. İmam'ın -s- bir kimseyi, mümeyyiz olmayan veya bakım ve korunmaya muhtaç birinin bakım ve sorumluluğunu üstlenmeye (=kayyım) veya resmî bir göreve ya da belli bir vazifeye tayin etmesi gibidir. Bu konularda hz. Resul-ü Ekrem'le -sav- imam veya fakih arasında bir fark gözetilmesi zaten makul değildir.

 

Mesela fakihin velayet sahasına giren işlerden biri ‘hududu’, yani islam ceza kanunları olan hadleri uygulamaktır. Hadlerin uygulanmasında hz. Resul-ü Ekrem efendimizle -sav- imam veya fakih arasında bir ayrıcalık olduğu düşünülebilir mi? Yani mesela, fakihin makam ve derecesi -peygamber ve imamdan- daha aşağı olduğu için daha mı az vurması gerekir? Mesela cezası 100 kırbaç olan zina suçunun haddini hz. Resulullah -sav- vurdurtursa 150, hz. Emir'el müminin -s- vurdurtursa 100, fakih vurdurtursa 50 darbe mi  ?  şöyle mi: İslamda yönetimden sorumlu olan, yürütme işlerinden de sorumludur ve Allah'ın hadlerini -belirlediği cezaları- uygulaması gerekir; ister hz. Resulullah -sav- olsun, ister hz. Emir'el müminin -s­- olsun, ister o hazretin mesela Basra veya Kufe şehrindeki valisi veya ister herhangi bir zamandaki fakih olsun -farketmez ve bu hadleri uygulaması gerekir.

 

Hz. Resul-ü Ekrem'le -sav- hz. Emîr'in -s- üstlenmiş oldukları diğer bir sorumluluk da vergilerin; hums, zekat, cizye ve haraç taalluk eden arazilerin haraçlarının toplanmasıdır. Hz. Resul-ü Ekrem efendimiz - sav- zekat alırsa ne kadar alacaktır? Bir yerden onda bir, diğer bir yerden yirmide bir mi? Hz. Emir'el müminin -s- halife olduğunda ne yapacaktır    peki?  Ya   da   mesela   sizden  biri  çağının   fakihi   olur da  sözü geçerse, o ne kadar alacaktır? Bu hususta hz. Resulullah'ın -sav­- velayetiyle hz. Emir'el müminin -s- veya fakihin velayeti birbirinden farklı mıdır yani?! Allah Teala -cc- hz. Resul-ü Ekrem efendimizi –sav bütün müslümanların ‘veli’si kılmıştır, binaenaleyh o hazret hayatta olduğu sürece herkese, hatta hz. Emir'el müminin'e -s- de ‘veli’dir ve velayeti vardır. O hazretten sonra da İmam bütün müslümanların, hatta kendisinden sonraki imamın velisidir -ve onun üzerinde velayet hakkı vardır-; yani onun devlet ve yönetimle ilgili emirleri herkesi kapsar ve herkes için bağlayıcıdır; vali ve şer'i kadı tayin ve azlinde bulunma yetkisi vardır. Devlet ve yönetim oluşturma, icra ve yönetimle ilgili işleri deruhte etme gibi hz. Resulullah -sav- ve imam için geçerli olan bu ‘velayet’ şekli, fakih için de vardır. Ancak bu fakih, zamanının bütün diğer fakihlerine de velayette bulunacak ve bir fakihi azl veya tayin  şekilde bir ‘mutlak velâyet’e de sahip değildir. Bu anlamda; birinin diğerinden daha aşağı veya daha yukarı mertebeye sahip olması şeklinde bir mertebe ve derece yoktur, birinin ‘veli’; diğerinin "daha veli" olması sözkonusu değildir.

 

Bu mesele böylece belli olduktan sonra, hadlerin uygulanması ve islam topraklarının ve nizamının korunması için fakihlerin topluca veya ferdi olarak -tek başına- şeriat devleti kurması gerekir. Elinden gelebilen ve kendisi için mümkün olan kimseye bu vazife ‘farzı aynî’ (aynî farz)dır, aksi takdirde ‘kifâî farz’ olur. Bu da mümkün olmazsa velayet görevinin hükmü kalkmış olmaz, zira -fakihler- Allah tarafından bu vazifeyle sorumlu kılınmış ve atanmışlardır. Yapabilirlerse vergiler, hums, zekat ve haraçları toplayıp müslümanların hayrına olacak işlerde harcamaları ve hadleri uygulamaları gerekir. Belli başlı ve ülkeye hakim bir devlet kuramıyorsak bile bir kanara çekilip hiçbir şey yapmamazlık edemeyiz; bilakis, müslümanların ihtiyacı olan her işi ve bir islam devletinin yapması gereken herşeyi yapmak ve elimizden geldiğince uygulamakla mükellefız.

 

Tekvînî Velâyet

 

Masum imamın -s- devlet ve hükumet velayeti yetkisinin ispatlanması, onun manevi -tekvînî- makamı olmadığı anlamına gelmez. İmam için, devlet ve yönetim görevinden farklı olarak, bir de manevî makamlar vardır. ‘Allah'ın genel helifesi olma makamı’ olan bu mertebe, kimi zaman masum imamlar -s- tarafından da bizzat ifade edilmiştir. Tekvinî olan bu hilafet gereğince bütün zerreler ‘veliyy-i   emr’ karşısında eğilir ve ona itaat ederler. Mezhebimizin  inançlarındandır bu; masum imamların -s- manevi makamlarına hiçkimse erişemez; hatta mukarreb melek ve nebiyy-i mürsel bile! Mevcut rivayetlerde de belirtildiği üzere hz. Resul-ü Ekrem efendimizle -sav- masum imamlar -s- bu âlemden önce Arş'ın gölgesinde bulunan nurlar idiler ve nutfelerinin bağlanması ve "tıynet" açısından da diğer insanlardan ayrıcalıklı ve üstündüler ve sayısız makamları, mertebe ve dereceleri vardır onların. ‘Mirac’ rivayetlerinde hz. Cebrail aleyhisselamın da arzettiği gibi ‘Biraz daha yaklaşacak olsam, yanarım’. Keza masumların -s- şu buyrukları: ‘Bizim Allah Teala'yla öyle hallerimiz vardır ki ne mukarreb -yakın- melekler ulaşabilir ona, ne de mürsel nebiler’. Bu inanç, bizim mezhebimizin usullerindendir; masum imamlar -s- devlet ve yönetim mevzuundan önce -ve öte olarak- böylesine -yüce- makamlara sahiptirler. Hatta mevcut  rivayetlerde de belirtildiği üzere hz. Fâtıma-ı Zehrâ selamullah aleyhâ da bu manevî makamlara sahiptir, oysa ki o hazret ne devlet başkanıdır, ne şer'î kadı ve ne de halife. Bu makamlar, devlet ve yönetim görevinden ayrı -ve onu aşan- makamlardır. Binaenaleyh hz. Fâtıma-ı Zehrâ aleyhâselâmın şer'i kadı ve halife olmamasının ben ve sizler gibi alelâde bir insan olduğu veya manevi açıdan bizlerden üstün        olmadığı manasına gelmediği bilinmelidir. Aynı şekilde ‘Hz. Peygamber'in -sav- müminlere   kendi   nefsinden   daha evlâ   olduğu'na inanan biri, hz. Resul-ü Ekrem'in -sav- müminler üzerindeki devlet başkanlığı ve velayet makamından çok daha ileri ve üstün bir makamı da olduğunu ifade etmiş olur. Bu mevzuya daha fazla girmiyor ve bu kadarla noktalıyoruz, çünkü -yönetimle ilgili değil,- başka bir ilmin sahasına girmektedir.

 

Devlet, Yüce Gayeleri Gerçekleştirebilmek İçin Bir Vesiledir

 

Devlet ve yönetimi elinde bulundurmak başlıbaşına bir makam ve iftihar vesilesi değildir asla; bilâkis, devlet ve iktidar, adil islam düzenini kurma ve islam hükümlerini uygulayabilme vazifesinin ifası yolunda bir vesiledir sadece. Hz. Emir'el Müminin -s- devleti yönetme ve ordulara komuta etmenin bizâtihi hiçbir değer ifade etmediğini anlatabilmek için -elindeki yırtık ayakkabıyı göstererek ‘bu ayakkabı ne kadar eder?’ diye sordu, İbn-i Abbas ‘hiç!’ diye cevap verince ‘Size komutanlık etmek, benim nazarımda bundan da değersizdir işte!’ buyurdu ve şöyle ekledi: ‘Meğer ki bu komuta ve iktidar vasıtasıyla hakkı (yani islam kanun ve nizamlarının icrasını) yerine getirip bâtılı (haksız ve zalimâne düzen ve kanunları) ortadan kaldırayım’. Demek ki devlet ve iktidar, arayan insanlar için bu vesile, yüce gayeleri gerçekleştirmeye yaramayacaksa zerrece kıymet ifade etmez. Nitekim Nehc'ul Belaga'da da şöyle buyrulur: ‘Eğer benim için hüccet tamamlanmamış ve bu işle vazifelendirilmiş olmasaydım -devlet ve iktidarı- bırakıverirdim’. Devlet ve iktidarı ele geçirmenin manevî bir makam değil, sırf bir vasıta ve vesileyi ele geçirmekten ibaret olduğu apaçık ortadadır. Çünkü manevi bir makam olsaydı kimse onu gaspedemez ve bırakamazdı. Devlet ve iktidar ancak ilahi hükümlerin icrası ve âdil islam düzeninin teşkiline yararsa    değer    ve   kıymet   kazanır   ve  ancak  böyle  bir  iktidar  ve   devlet, onu elinde bulunduran için bir maneviyat ve değer ifade eder. Bazı insanlar dünyanın güç ve çekiciliğine fazlaca aldanmış olduklarından, iktidar ve yönetimi elinde bulundurmanın masum imamlar -s- için gerçekten bir değer ve kıymet olduğunu, başkasının eline geçmesi halindeyse kıyametin kopacağını sanırlar. Halbuki mesela Sovyetler ve İngiltere'nin başbakanları veya cumhurbaşkanının elinde devlet ve iktidar var, ama kâfirdirler! Kafrrler ve buna rağmen ellerinde iktidar var, siyasi nüfuz ve güçleri var ve bu iktidar ve siyasi nüfuz ve     güçlerini, gayriinsanî politikalar ve kanunların da yardımıyla, kendi - şahsî- emel ve arzularının tatmini yolunda kullanmaktadırlar.

 

-Masum- imamlar -s- ve âdil fakihler devlet ve yönetim teşkilatını ancak ilahi hükümler-i uygulama ve âdil islam düzeninin oluşmasını sağlayarak halka hizmette bulunma yolunda kullanmakla görevlidirler. Yoksa, sırf devlet ve yönetimi idare etmiş olmanın, onlar için zahmet ve eziyetten başka birşey olmadığı apaçık ortadadır; yine de mecburen buna katlanırlar, çünkü bu vazifeyi yerine getirmekle görevlidirler. "Velayet-i fakih" mevzuu bir görev ve mükellefiyetten ibarettir.

 

Devletin Yüce Hedetleri

 

Hz. Ali -s- devletin başına geçip yönetim sonımluluğunu üstlenmesinin nedenini açıklarken ‘yüce hedefler için, hakkı diriltip, bâtılı ortadan kaldırmak için’ demektedir. İmam -s- şöyle buyurmaktadır: "Allah'ım! Sen de bilirsin ki biz sırf mevki ve makam elde etmek için kıyam etmiş değiliz, hayır, biz mazlumları zalimlerin elinden kurtarmak istiyoruz. Bu iktidarı ve halkın yönetimini kabul etmemin yegane nedeni ‘Zalimlerin zalimce ve oburca yaşayışları ve mazlumların dayanılmaz açlıkları karşısında sessiz kalmayacaklarına dair Allah Tealâ'nın, ümmetin âlimlerinden söz almış ve onları bu - durumda sessiz kalmamak-la mükellef kılmış olması’dır(71) Ve bir başka yerde de:

 

‘Ya Rabbi! Sen pek iyi bilmektesin ki bizim yapmakta olduğumuz bu iş -yönetim ve savaşlara komuta- siyasi gücü ele geçirmek için bir rekabet   veya   dünyanın   değersiz   metaından  birşeyler  elde  edebilmek   için  değildir.’ buyurmakta ve kendisiyle adamlarının onca çaba ve gayretlerinin nedenini şöyle açıklamaktadır:

 

"...Uğraşılarımızın nedeni, Sen'in dininin apaçık ve besbelli prensiplerini yeniden hayata geçirmek, uygulanmasını sağlamak, yeryüzünde ıslahta bulunmak, böylece zulme uğramış kullarının güvenlik içinde olmasını ve niceden beridir uygulanmayan hüküm ve kanun -ve ceza kanun-larının bilfıil hayata geçirilip uygulanmasını sağlamaktır!"

 

Bu Gayelerin Gerçekleşmesi İçin Gerekli Özellikler

 

Devlet müessesesi ve elindeki iktidar ve emir gücüyle, İmam'ın –s- ­da yukarıda belirtmiş olduğu islamın yüce gayelerini gerçekleştirmek isteyen bir yöneticinin, daha önce değinmiş olduğumuz mezkur zaruri haslet ve özellikleri taşıması, yani kanunu bilmesi ve âdil olması gerekir. Bu nedenle hz. Emir'el müminin -s- devletin yüksek hedeflerini belirledikten sonra sözlerinin devamında, devleti yönetecek olan kimsede bulunması gereken sıfatları şöyle açıklamaktadır:

 

"Allah'ım; sana ilk yönelen ve Resul'ünün -sav- diline câri etmiş olduğun dinini ilk işitip ilk iman edendim ben. Namaz kılma hususunda Allah Resulü'nden -sav- başka hiçkimse benden öne geçmedi. Ve siz, ey insanlar, halkın namusuna, kanına, gelirine, hükümler ve kanunlara ve müslümanların liderliğine egemen ve velayet sahibi olan kimsenin, müslümanların malına mülküne göz dikecek, kerem ve büyüklükten yoksun bir pinti olmaması gerektiğini pekalâ bilirsiniz."

 

‘Keza, cahil ve kanunlardan bihaber de olmamalıdır, yoksa cahilliği yüzünden halkı yanlış yola götürür.’

 

‘Kaba ve sert de olmamalıdır, yoksa halk onunla muaşeretten çekinecek ve onunla ilişkisini kesecektir. Keza hiçbir devletten korkmaması gerekir ki -bu korkuyla- bir devlete düşman ve diğer bir devlete dost olmak durumunda kalmasın 

 

‘Yargı işlerinde rüşvet alan birisi de olmamalıdır, aksi takdirde insanların haklarını zayi eder ve hakkın hak sahibine ulaşmasını engeller. Sünnet ve kanunu bırakmaması gerekir, yoksa ümmet sapma ve felakete sürüklenmiş olur.’

 

Dikkat ediniz, bu rivayetlerin konusu iki eksen etrafında dönüp durmaktadır: İlim ve adalet! Bu ikisi, ‘velayeti elinde bulunduran –vâli- ­'in taşıması zaruretle gerekli hasletler olarak belirlenmektedir. ‘cehaletiyle halkı saptıracak bir cahil olmasın’ ibaresinde ‘ilim’ özelliğine işaret edilmektedir. Diğer ibarelerde de gerçek anlamda bir ‘adalet’  vurgulanmaktadır. Gerçek anlamda adalet; devletler ve halkla ilişkilerde ve halkla alış verişlerde, yargı ve muhakemede ve kamu gelirlerinin bölüştürülmesinde hz. Emir'el müminin -Ali- (s) gibi davranmak ve o hazretin, Malik-i Eşter ve gerçekte bütün valiler ve diğer görevliler için tespit etmiş olduğu programı uygulamaktır; bu program tıpkı genel bir talimat ve genelgeye benzer, böylece fakihler de velayeti -iktidarı- ellerinde bulundurmaları halinde uymaları gereken talimatı bilmiş olmaktadırlar.