İSLÂMİ DEVLET VE YÖNETİM BİÇİMİ

3. BÖLÜM

İSLÂMİ DEVLET VE YÖNETİM BİÇİMİ

Bu Yönetimin Diğer Yönetim Tarzlarıyla Farkı

 

İslam devleti, mevcut devlet biçimlerinin hiçbiri değildir. Meselâ müstebit ve zorba bir yönetim tarzı ve devlet başkanının ülkeyi keyfince yönettiği, halkın malı ve canıyla oynayıp istediği gibi müdahelede  bulunabildiği, dilediğini öldürüp dilediğini ödüllendirdiği, dilediğine    mal-mülk verip milletin malını şuna buna bağışladığı istibdada dayalı bir düzen değildir. Hz. Resul-ü Ekrem efendimiz -sav- ve hz. Emir'el   müminin -s- ve diğer halifelerin de böyle bir yetkileri yoktu. İslam  devleti ne istibda dadayalı bir düzendir, ne de mutlakiyete; bilakis,  ‘meşrutî’ bir sistemdir. Ama bugünkü yaygın anlamda ‘kanunları  bireyler    ve  çoğunluğun   onayının   belirlediği   ‘meşrutiyet  de   değil   tabi

 

Burada ‘meşrutiyet’ten kastedilen mana ‘devlet yöneticilerinin, Kur'an ve Nebevî sünnetin belirlemiş olduğu bir dizi kanun ve kurallar  çerçevesinde ülkeyi idare etmesi"dir, yani Kur'an ve sünnetin egemenlik ‘şart’ı sözkonusudur, islam kanunları hakim ve icra  olunmalıdır. Bu açıdan islam devleti ‘îlâhî kanunların halkı yönetmesi’dir.

 

"Saltanat      meşrutiyeti"   veya   sırf    ‘cumhuriyet’   gibi rejim tarzlarıyla islâmî devlet sistemi arasındaki temel fark da budur zaten:    Sözkonusu rejimlerde bizzat şah veya halkın seçtiği temsilciler ‘kanunkoyucu’durlar, kanunları onlar belirlerler; islamda ise  kanunkoyucu Allah Teala'dır, kanun ve kurallan ancak Allah belirler İslamın mukaddes kanunlarını belirleyen makam (Allah Tealâ -çev-)  yegane ‘kanunkoyucu’dur, O'ndan başka kimsenin kanun koyma yetk  ve hakkı yoktur ve O'nun koyduğu kanun dışında başkaca hiçbir kanun yürürlüğe girmez. Bu nedenledir ki iktidarın üç merkez kolundan birin   teşkil eden `kanunkoyucu -yasama- meclisi" yerine, islam devletinde  bir nevi ‘plânlama ve program meclisi’ vardır ki çeşitli bakanlıklar için   islam hükümleri çerçevesinde plânlama ve programlamada bulunur ve kamu hizmetlerinin ülke çapında nasıl yapılanması gerektiği bu plân ve programlarla belirlenmiş olur.

 

Kur'an ve sünnette toplanıp belirlenmiş olan islam kanunları bütünü müslümanlar tarafından ‘uyulması kesinlikle şart’ kanunlar olarak  tanınmıştır. Bu ‘resmen tanıma’ ve ‘kabul’ olayı islam devletinin işini  kolaylaştırmakta ve bu devletin ‘ halkın kendi devleti’  olmasını   mümkün kılmaktadır. Halbuki cumhuriyet ve meşruti krallık      rejimlerinde ;      kendilerini    ‘ halkın       çoğunluğunun      temlicisi’      olarak

 

tanımlayanların     çoğunluğu   istedikleri   herşeyi   ‘kanun’   adına   onaylayıp halkın tamamına yüklemektedirler. İslam devleti, ‘kanun devleti’dir.Bu tür bir devlet ve yönetim tarzında egemenlik kayıtsız şartsız  Allah'ındır, yegane kanun da ancak Allah Teala'nın emir ve   hükümleridir. İslam kanunu ve Allah'ın emri, toplumdaki herkese   bizzat islam devlet ve hükumetine tamamen egemen ve hâkimdir. Hz.  Resul-ü Ekrem efendimizden -sav- o hazretin halifeleri ve diğer   bireylere varıncaya kadar herkes ebediyete kadar -islam devletindeki bu   ilâhî- kanunlara tâbidir; Allah Tebarek ve Tealâ -cc- tarafından nâzil   olup Kur'an ve Nebiyy-i Ekrem efendimizin -sav- diliyle beyan olunmuş bulunan kanunlardır bunlar. Hz. Resul-ü Ekrem efendimizin - sav- halifeliği üstenmiş olması da Allah Teala'nın emri gereğince vuku bulmuştur. Allah Tebarek ve Tealâ -cc- o hazreti halife ilan etmiş ve - onun için- ‘yeryüzündeki halifem" buyurmuştur; yoksa hz. Resulullah -  sav- kendiliğinden bir devlet kurup böylece müslümanların başına geçmeyi düşünmüş değildir. Aynı şekilde insanlar henüz müslüman  olmuş ve islamla yeni tanışmış bulundukları için -peygamberden- sonra  ümmet arasında çıkabilecek bir ihtilaf ihtimalini önlemek amacıyla Allah Tebarek ve Tealâ -cc- vahy yoluyla hz. Resul-ü Ekrem'e –sav-­halifelik meselesini -hiç geciktirmeden- hemen oracıkta, çölün  ortasında müslümanlara duyurup iblağ etmesini emretti. Binaenaleyh hz. Resul-ü Ekrem efendimiz -sav- Allah'ın kanunu gereğince   davranmış ve bu kanuna itaatle hz. Emir'el müminini -s- kendisinden  sonra halife tayin etmiştir; damadı olduğu veya birçok hizmette  bulunduğu için değil; Allah'ın emrine itaatle memur kılındığı ve  Allah'ın emrini yerine getirmekle mükellef olduğu için yapmıştır bunu.

 

Evet, islamda devlet ve iktidar demek ‘kanuna itaat etmek’demektir, -islamda- topluma sadece kanun hükmeder. Hz. Resul-ü  Ekrem -sav- ve veliyyullahlara verilen bir takım kısıtlı yetkiler de yine  Allah Tealâ tarafından verilmiştir. Hz. Resul-ü Ekrem efendimiz –sav-ne zaman bir şey buyurmuş veya herhangi bir hükmü tebliğ etmişse hep Allah'ın kanunu ve emri gereğince olmuştur; istisnasız herkesin uyması  gereken ilâhî kanun... Yöneten de, yönetilen de, herkes ilâhî kanuna  itaatle    yükümlüdür.   İnsanlar   için    uygulanması   ve   itaati   gerekli  yegane kanun ve hüküm, Allah'ın kanun ve hükmüdür. Hz. Resul-ü Ekrem'e sav- itaat de, Allah'ın emriyledir, nitekim Allah Tealâ "Resul'e itaa  edin" buyurmaktadır; ondan sonra "ululemr"e veya devlet yönetenlere itaat de yine Allah'ın emri gereğincedir ki Allah Tealâ bu hususta da şöyle buyuruyor: "Ey inananlar! Allah'a, Resulü'ne ve sizden olan emir sahiplerine -ululemr- itaat edin". Bireylerin şahsî görüşü, hatta hz. Resul-ü Ekrem efendimizin -sav- görüşünün bile ilâhî kanun ve devlete zerrece dahlde bulunması sözkonusu değildir; istisnasız herkes ilâhî iradeye, Allah'ın emrine tâbidir.

 

Şehinşahlık ve imparatorluk bir yana dursun, islamda devlet sistemi krallık da değildir. O tür rejimlerde devletin başındakiler halkın malına ve canına musallat olup dilediklerince müdahelelerde bulunurlar. Böylesine bir yöntem ve yönetim tarzından islam münezzehtir. Bu nedenledir ki şehinşanlık ve imparatorluk rejimlerinin tam tersine, islâm devletinde büyük saraylar, şatafatlı binalar, uşaklar, kapıkulları, özel büro, veliahdin bürosu...vb. gibi ülke bütçesinin yarısını veya daha fazlasını heder eden saltanat harcamaları yoktur. İslam devletinin başında bulunan ve müslümanları yöneten hz. Resul-ü Ekrem efendimizin -sav- nasıl -sade- yaşadığını herkes bilir... O hazrette  sonra, Emevî dönemine kadar da sürdü bu -nevî- yöntem; ilk iki halife- her ne kadar Osman dönemindeki fahiş sapmayla sonuçlanan  ve bizi bugün bu felaketlere düşürmüş bulunan diğer hususlarda aykırı davrandılarsa da, şahsî ve zâhiri hayatlarında görünüşte de olsa hz.  Resulullah'ın -sav- bu -sade yaşama- sünnetini sürdürdüler. Hz. Emir'el    müminin Ali -s- döneminde yönetim tarzı düzeltildi, yönetim şekli sâlih ve doğru hale getirildi. O hazret İran, Mısır, Hicaz ve Yemen'  eyaletleri olarak kapsayan öylesine geniş bir beldeye hükmettiği halde fakir bir din öğrencisinin bile sürdüremeyeceği -sade ve çileli- bir hayat sürdürüyordu. Rivayette de geçtiği üzere bir gün iki gömlek alır ve daha iyi olanını Kanber'e -gönüllü hizmetçisine- verir; kolları fazlaca   uzun     gelen    gömleği    kendisi    alır    ve    kollarının   fazlasını   keserek   o gömleği öylece sırtına geçirir. Halbuki oldukça büyük, kalabalık  ve bol gelirli bir ülkenin devlet başkanıydı kendisi! İşte bu sünnet ve bu yöntem korunmuş ve devlet ve yönetim tarzı islamî olmuş olsaydı  halkın canına ve malına musallat olma, saltanat, krallık ve şehinşahlık - rejimlerinin boyunduruğunda yaşama-, bu zulüm ve çapulculuklar, devlet hazinesini soyma, yolsuzluklar, ahlaksızlıklar ve kötülükler vuku bulmazdı. Bu kötülük ve bozulmaların çoğu; devletin başındakilerden,  müstebit ve keyfine düşkün egemenle onun ailesinde kaynaklanmaktadır. Fesat ve ahlaksızlık merkezlerini açan, fahşa ve ayyaşlık mekanları düzelten, vakıf gelirlerini sinema binalarına harcayan hep bu baştakilerdir, yöneticilerdir. Şah ve ailesi için yapılan bu ağırmasraflı teşrifatlar, har vurup harman savurmalar vetürlü  yolsuzluklar olmasaydı ülke bütçesi elbette ki açık vermez ve Amerika'yla İngitere'nin önünde iki böklüm olup kredi ve yardım dilenmelerine gerek kalmazdı. Memleket hep bu har vurup harman savurmal    sorumsuz harcamalar ve yolsuzluklar neticesindç duruma düşürülmüştür; yoksa, az mı petrolümüz var bizim?! Ya da  madenlerimiz ve yeraltı zenginliklerimiz mi yok? Var, herşeyimiz var aslında, ama millet adına yine milletin cebinden ve memleket   bütçesinden yapılan bu keyfı harcamalar, savurganlıklar ve yolsuzluklar mahvetmiş durumdadır ülkeyi! Bunları yapmasaydı kalkıp da buradan Amerika'ya gitmesine ve o herifin (ABD başkanı) masasının önünde boyun büküp "bize yardım edin" demesine gerek kalmazdı!

Öte yandan şişkin idarî kadro ve gereksiz birçok idare ve kurumla, islama ters düşen bürokrosiye dayalı yönetim tarzı -gibi faktörler de daha önce bahsettiğimiz haram kategorisindeki gereksiz harcamalardan hiç de aşağı kalmayan harcamalar yüklemektedir memleketin bütçesine. İslamda böyle bir idare sistemi olmaz. Halk için gereksiz harcamalar, sıkıntı ve vakit kaybından başka neticesi olmayan bu gereksiz işlem ve bürokrasilerin islamla alâkası yoktur. Meselâ hakların temini, davaların halli, hadlerin -cezaların- uygulanması ve ceza kanunlarında islamın uyguladığı yöntem gayet basit, süratli ve pratiktir. İslâm yargılama  usulünün    uygulandığı    dönemlerde    bir   şehrin   şer'î   kadısı 2-3 memur, bir kalem ve bir hokkayla davaları çözüme bağlıyor ve halkın fazla vaktini almayarak -herkesin bir an önce işinin gücünün başına dönmesini sağlıyordu. Bugün ise şu adliyenin idâri sistemi ve adliye idarelerindeki bürokrâsi ve protokollerin ne hadde vardığını bir Allah bilir! Üstelik biçbir işi de bir neticeye bağladıkları yok! Memleketi muhtaç duruma  düşürüp zahmet ve vakit kaybından başka netice vermeyen şeylerdir bunlar.