Bir "Âşura" Meydana Getirin

 

Bir "Âşura" Meydana Getirin

İslamı insanlara anlatın, islamı anlatma yolunda "Aşura"nın benzeri bir kıyam ve hareket gerçekleştirin! Bugün Aşurâ'yı nasıl var gücümüzle korumuş ve unutulmasına izin vermemişsek, halk nasıl halâ Aşura için toplanıp sinesine dövünüyorsa -ki Aşura'yı gerçekleştirene    selam olsun!- siz de bugün rejime karşı güçlü dalgalanmalar oluşturacak bir iş yapın; öyle bir iş ki kalabalıklar toplansın, mersiyeler okunup minberlerde -o hususta- vaazlar verilsin ve halkın zihnine kazınsın... İslamı tanıtırsanız, islamın dünya görüşünü, akâidini, sosyal yapılanma ve sistemlerini, usul ve hükümlerini halka tanıtıp anlatacak olursanız canla başla bağırlarına basacaklardır islamı. Allah bilir ya, islama gönül verenler çoktur. Ben tecrübemle yaşadım; bir kelime - islâmî bir mefhum- benimsetildiği zaman halkta büyük bır dalgalanma oluşuveriyordu. Çünkü halkın tamamı bu durumlardan rahatsız ve şikayetçidir, süngü ve baskı altında konuşamamakta, sesini çıkaramamaktadır. Yiğitçe kalkıp -rejimin karşısına- dikilecek ve korkmadan konuşacak birini beklemektedir. Şimdi sizler, islamın yiğit evlatları, mertçe kalkıp konuşun, gerçekleri sade ve anlaşılır bir dille halk kitlelerine anlatın, onları şevke getirip harekete geçirin; çarşı - pazardaki, sokaktaki insanlardan, şu tertemiz yürekli işçilerle köylüler ve bilinçli üniversitelilerden mücahid insanlar yetiştirin. Halkın tamamı mücahit olacaktır o zaman. Toplumun bütün kesimleri hürriyet, bağımsızlık ve halkın saadeti için mücadele etmeye hazırdır. Hürriyet ve mutluluk yolunda verilecek bir mücadele için din gereklidir. Cihad okulu ve mücadele dini olan islami halka vermesini bilin, o zaman insanlar düşünce ve ahlaklarını ona göre düzeltecek ve mücahid bir güce dönüşerek siyasî sömürü ve zulüm düzenini yıkıp islam devletini kuracaktır.

 

İslam akaid ve sitemlerinin tanıtıcısı olan, bunu koruyup muhafaza eden, bu tanıtıcılık, savunma ve bekçiliğini de heyecanlı, uyandırıcı ve bilinçlendirici konuşmaları ve halka kılavuz ve lider olmasıyla ispatlayan fakihler "islamın kalesi"dirler ancak! İşte ancak o zamandır ki, 120 yıl sonra ölecek olsalar halk -onların ölümüyle- islamda bir boşluk oluştuğunu hissedecek ve islamın başına acı bir olay geldiğini görecektir. Rivayette de geçtiği üzere: "...âlimin -imanlı fakihin ­ölümüyle, islam   kalesinde   giderilmesi   imkansız   bir   gedik   açılır."  Evet, "iman sahibi bir fakih ölecek olursa islam toplumunda doldurulamayacak bir boşluk oluşur" derken, evinde oturup mütalaâ etmekten başka birşey yapmayan benim gibilerinin mi ölümü kastediliyor sanıyorsunuz?* Benim gidişimle islam toplumunda ne gibi bir boşluk oluşur ki?! İslam, İmam Hüseyn'i -s- kaybettiği zaman    "giderilmesi imkansız bir boşuğa uğrar ancak." İslamın akaid, hüküm ve sosyal düzen ve sisteminin bekçileri, bu yolda kayda değer hizmetler veren "Hâce Nesir"    ve "Allâme"  lerdi, böylelerinin ölümüyle bir boşluk oluşmuş olur ancak. Ama, ben ve siz beyefendiler; islam için ne  yaptık ki öldüğümüzde bu rivayetin kapsamına girenlerden sayılabilelim?! Bizim gibi bin kişi ölse hiç birşey olacağı yoktur! Çünkü ya tam anlamıyla fakih değilizdir, ya da olsak bile, tam anlamıyla mümin değilizdir!

 

Uzun Vadeli Bir Mücadele Direnci

 

Aklı başında hiçkimse bizim bu tebliğat, propaganda, eğitme ve yetiştirme çalışmalarımızın hemencecik bir islam devletinin teşekkülüyle sonuçlanmasını beklemez. Bir islam devleti kurabilmek için çok yönlü ve aralıksız -uzun- faaliyetlerde bulunmamız gerekir. Zaman gerektiren bir    hedeftir   bu. Akl-ı selim sahipleri  200 yıl   sonra   bir   başkasının   gelip üzerine bir temel atıp belli bir sonuç elde edebileceğini umarak şimdiden şuraya bir taş yerleştirmektedirler. Halife, ceviz fidani dikmekte olan bir ihtiyara "İhtiyar!" diyor, "Elli yıl sonra olgunlaşıp sen öldükten sonra meyve verecek bir ağacı mı dikiyorsun?" İhtiyar "Başkaları dikti biz yedik, biz de dikelim ki başkaları yiyebilsin!" diye cevap veriyor.

 

-Kendimiz göremeyecek olsak ve- ancak bizden sonraki neslin sonuç olabileceğini biliyor olsak dahi çalışmalarımızı sürdürmemiz -ve     aralık vermememiz- gerekir. Çünkü islama hizmettir bu, insanların saadeti içindir; şahsi bir çıkar için değildir ki "bize menfaati olmayacak, ancak bizden sonrakilere fayda sağlayabilecek bir işten bize ne!" diyebilelim! Bütün maddiyatını ve sahip olduğu herşeyi bir çırpıda tehlikenin kucağına atıp feda eden Hz. Seyyiduşşuheda -İmam Hüseyin a.s-nin kendi çıkarını düşünmeye yönelik bir zihniyeti olsaydı, ilk baştan uzlaşır gider, mesele de bitmiş olurdu. Emevi saltanatının başındakiler İmam Hüseyin'in -s- onlara biat elini uzatıp iktidarlarını onaylamasını Allah'tan istiyorlardı zaten! Peygamber'in -sav- evladı ve devrinin imamı olan bir zatın onlara "müminlerin emiri" diye hitap edip devlet ve rejimlerini resmen tanımasından daha sevindirici ne olabilirdi onlar için?! Ama o hazret -kendisinin değil- islam ve müslümanların geleceğini düşünüyordu. Onun mukaddes cihadı ve fedakarlıkları neticesinde islamın gelecekte insanlar arasında yayılıp sosyal ve siyasi sisteminin toplumlarda teşekkül bulması için -Emevi düzenine- karşı                      çıktı, mücadele edip fedakârlıkta bulundu.

 

Daha önce zikrettiğim rivayete dikkat ederseniz Hz. İmam Sadık'ın - s- zalim yöneticilerin yoğun baskısı altında ve takiyye halinde bulunduğu, bilfıil icrâi -yürütme- gücüne sahip olmadığı ve çoğu kereler gözaltında ve gözhapsinde tutulduğu halde; bu şartlar altında dahi müslümanlara şer'i direktifler verdiğini, kadı atayıp yetkili tayin ettiğini görürsünüz. Hazretin bu yaptığının manası nedir? Esasen bu atama ve azletmelerin ne yararı vardır sahi?! Yüksek ve ileri fıkirlere sahip büyük insanlar hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmaz ve şimdiki hallerine, hapishanede esir olduklarına ve serbest bırakılıp bırakılmayacaklarına bakmazlar, şartlar ne olursa olsun, hedef ve gayelerini gerçekleştirebilmek için plan ve program yaparlar;  sonra bizzat kendileri bu  gerçekleştirebilecek fırsat bulamazlarsa   başkalarının  -200  veya 300 yıl  sonra   olsa   bile-   bu    planları uygulama safhasına koyacağını düşünürler. Büyük hareketlerin çoğunun temeli bu şekilde olmuştur. Endonozyâ nın eski cumhurbaşkanı Sukarno   hapisteyken bu düşünceleri taşıyordu, orada yaptığı planlar daha sonraları gerçekleşmiştir.

 

İmam Sadık -s- plan ve tasarı yapmanın yanısıra tayinde de bulunmuştur. İmamın bu tayini sadece o gün için olmuş olasaydı elbette ki bugün geçersiz sayılacaktı, ama o hazret, geleceği düşünüyordu. Bizim gibi değildi ki sadece kendini düşünsün, sadece kendisiyle ilgilensin... Ümmeti düşünüyordu o; insanlığı düşünüyordu, bütün bir kâinatı düşünüyordu. İnsanlığı ıslah etmek, adalet kanununu uygulamak istiyordu. Bin küsür sene önce o plan ve tasarı yapacak, tayinde bulunacak ki; milletler uyandığı ve ilsam milleti bilinçlenip kıyam ettiği zaman ne yapılacağı belli olsun; İslam devletinin durumu ve islama kimin başkanlık etmesi gerektiği belli olsun.

 

Esasen islam dini, şia mezhebi, diğer mezhepler ve diğer dinler hep böyle gelişip ilerlemişlerdir. Yani önce salt tasarı ve plandan başka birşey yoktu ortada; derken, peygamberler ve liderlerin ciddiyet ve azimleri sayesinde zamanla neticeye ulaşılmıştır. Musa sadece bir çobadı, başka şey değil! Yıllarca çobanlık yapmıştır... Firavn'la mücadele etmekle görevlendirildiği gün hiçbir yardımcısı ve adamı yoktu. Ama kişisel azmi, hamuru, liyakati ve direnci sayesinde bir asayla Firavn rejiminin işini bitirdi! Musa'nın -s- asası bizim elimizde olsaydı bu işi pekala biz de becerebilir miydik sanıyorsunuz?! O asayla   Firavn'ın düzenini yıkabilmek için Musa azmi, Musa himmeti ve  tedbiri gereklidir... Bu da herkesin becerebileceği bir şey değildir. Hz. Peygamber-i Ekrem -sav- peygamberlikle görevlendirilip tebliğe başlayınca ilkin sadece 7 yaşında bir çocuk olan Hz. Emir -Ali-le -s-, 40 yaşında bir kadın olan Hz. Hatice o hazrete iman ettiler. Bu ikisinden başka ona inanan kimse yoktu. O hazrete ne eziyetler edildiğini, nasıl  herkesin   onunla  muhalefet   ettiğini   ve  ne   komplolar   düzenlendiğini hepiniz bilirsiniz. Ama o yılmadı, ümitsizliğe kapılmadı, "kimsem yok, adamım yok!" demedi. Yılmadan azimle direndi, güçlü bir ruh ve kararlılıkla vazifesini öyle ifa etti ki bugün 700 milyon insan* onun sancağı altındadır.

 

Şia mezhebi de sıfırdan başlamıştır. Hz. Peygamber-i Ekrem -sav­- efendimiz bu mezhebin temelini attığı gün kendisiyle alay ettiler!.. -               Bildiğiniz üzere- herkesi çağırıp misafır ettiği zaman "şöyle şöyle olan, -bu ilahi çağrıya ilk lebbeyk diyen- benim vezirim olacaktır" buyurmuş ve o sırada henüz büluğ çağına bile gelmemiş bir çocuk olan, ama büyük mü büyük bir ruh taşıyan, bütün dünyadan daha büyük bir ruha sahip olan Hz. Emir (Ali -s-)'den başka kimse ayağa kalkmamıştı. Bu sırada oradakilerden biri Hz. Ebu Talib'e dönüp "bundan sonra oğlunun sancağı altına giriyorsun!" demişti alaylı bir şekilde! 

 

Yine Hz. Resulullah efendimiz -sav- yönetim ve velayeti Hz. Emir el-müminin'e (Ali -s-) sunduğu zaman da ilkin "ne alâ! Mübarek oslun!" gibi -samimi olmayan- göstermelik laflarla karşılaşmış,   ama ilk muhalefetler de yine hemen orada başlayıvermişti ki sonuna kadar da bu muhalefet sürüp gitti! Eğer hz. Resulullah efendimiz -sav-, hz. Ali'yi -s- sadece şer'i meselelerle ilgili bir merci ve yetkili olarak tayin  olsaydı hiçbir muhalefette bulunulmazdı; ama o hazreti kendi yerine tayin edip "müslümanları o yönetecek, islam ümmetinin kaderi onun elinde olacaktır" buyurarak iktidarı ona bırakınca o malum rahatsız edici olaylar vuku buldu... Nitekim eğer siz de bugün evinizde oturup memleketin işlerine karışmazsanız kimsenin size birşey diyeceği yoktur. Ancak; memleketin kaderine müdahelede bulunmaya yeltenecek olursanız size hemen müdahele ederler. Hz. Emir'el müminin (Hz. Ali -s-) ve onu ızleyenler -şia- devlet ve hükumet işlerine karıştıkları için onca eziyet ve cezaya maruz bırakıldılar. Ama yine de cihad ve faaliyetten vazgeçmediler; onların tebliğat ve mücahedeleri neticesinde bugün 200 milyon şia yaşamaktadır dünyada.

 

Din Alimlerinin Yetiştiği İlmiye Medreselerinin Islahı

 

İslamın -gereğince- insanlara tanıtılabilmesinin şartı, dinadamlarının yetiştirildiği medreselerin ıslah edilmesidir. Şöyle ki: Ders programlarıyla tebliğat ve eğitim - yetiştirme metodu -eksikleri giderilmeli ve- mükemmelleştirilmelidir. Gevşeklik, tenbellik, ümitsizlik ve kendine güven duymamanın yerini ciddiyet, çaba, gayret, ümit ve kendine güven almalıdır. Ecnebi propaganda ve şartlandırmalarının, kimilerinin moral ve psikolojisi üzerinde yarattığı etki ve izler giderilmelidir. Bizzat dini ilmiye medreselerinin içinde bulunup, oradan, halkı islamdan ve sosyal ıslahattan alıkoyan kutsal maskeli -dindar veya hoca olmadığı halde öyle geçinenler /çev/- güruhun düşünceleri ıslah edilip düzeltilmeldir. Dinini dünyaya satan saray mollaları –islami olmayan rejimlere hizmet eden dinadamlarının /çev/- bir daha bu elbiseyi -alimlere mahsus aba ve sarık /çev/- giymesi yasaklanmalı, böyleleri dini ilmiye medreselerinden hemen atılmalı, kovulmalıdır.

 

Sömürünün Fikrî Ve Ahlâkî İzlerinin Ortadan Kaldırılması

 

Sömürünün yardakçıları ve onlara bağlı kukla ve anti-milli rejimlerin propaganda, eğitim ve siyasi mekanizmaları asırlardır zehirli propagandalar yapıyor, zihinleri bulandırıyor, halkın ahlakını ve fikirlerini zehirliyorlar. Halkın arasından gelip dini ilmiye medreselerine girenler tabii ki -ister istemez- bu fıkri ve ahlaki zehirlemelerin yarattığı kötü iz ve etkileri de beraberlerinde getirmektedirler. Dinı ilmiye medreseleri de nihayet bu halk ve  parçasıdır. Bu nedenle, medreselerdeki fertlerin ahlak ve düşüncelerini ıslah edip düzeltmemiz  gerekir. Ecnebilerin zehirli propaganda ve şartlandırmalarıyla hain ve satılmış bozuk rejimlerin politikalarının yarattığı ruhi ve fıkri iz ve etkileri silmemiz, bununla mücadele etmemiz gerekir.

 

Bu -menfi- iz ve etkiler apaçık ortadadır. Mesela bazılarının medreselerde birbirlerinin kulağına eğilip "Biz bu işlerin adamı değiliz, bu gibi işlerden bize ne? Biz sadece dua etmeli, dinin ibadetle ilgili   mevzuatını açıklamalı -siyasete karışmamalı-yız" diye fısıldaşanlar olduğunu görüyoruz... Bunlar, ecnebilerin zihinlere soktuğu yanlış düşünceler,   şartlandırınalardır.   Necef,   Kum,   Meşhed    ve    diğer    ilmiye medreselerinin tâ kalbine sızarak gevşeklik, pısırıklık ve tenbelliğe yolaçıp, -din öğrencilerinin düşünce ufuklarının- gelişmesine ve olgunlaşmasına engel olan sömürücülerin birkaç yüzyıllık zehirli propagandalarının yarattığı menfr tesirlerdir bunlar.

 

Durmadan -gelip- mazeretler öne sürüyorlar "bu işler bize göre değil..." diye!.. Yanlıştır bu! Böyle düşünmemeliyiz! Bugün islam ülkelerinde iktidarı elinde tutanlar necidirler ki "bu işler" onlara göre oluyor da, bize göre olmuyor" diyelim?! Onlardan hangisinin lalettayin herhangi bir fertten daha üstün ve liyakatli bir yanı var?! Çoğunun tahsili bile yoktur! -Mesela- Hicaz'ı yönetenim(216) ne tahsili var? Nerede okumuş ki?! Rıza Han'ın okuma yazması bile yoktu! Okuma – yazma bilmeyen bir erdi, hepsi bu! ! Tarihte de durum hep böyle olagelmiştir: Milletin başına musallat olan zorba ve keyfı egemenlerin pek çoğu toplumu yönetme, millet için tedbirlerde -idare- bulunmaya layık insanlar değildi, ilim ve faziletten zerrece nasiplenmemişlerdi. Harun Reşit veya büyük ülkelere hükrnetmekte olan diğerleri -Emevî ve Abbasi halifeleri /çev/- ne okumuşlardı, tahsilleri ne kadardı?! Tahsil, bilim ve çeşitli bilimlerde ihtisas ve uzmanlaşma; ıdari ve yürütmeyle ilgili işler ve programlamalar için gereklidir ki bu ihtisaslara sahip insanlardan  faydalanacağız. Ülkenin üst düzeyde yönetim ve denetimi, adaletin yayılması ve halk arasında adilane ilişkilerin sağlanmasıyla ilgili şeyler -bilimler- ise fakihin okuduğu, onun tahsil ettiği -ve bildiği- şeylerdir. Milli bağımsızlık ve hürriyetin muhafazası için gerekli şeye sahip olan da, yine fakihtir. Yine fakihlerdir ki başkalarının boyunduruğuna girmemekte, ecnebilerin nüfuzuna teslim olmamakta, milletin haklarını, islam beldesinin hürriyet, bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü canı pahasına korumaktadır. Keza, sağa - sola sapma göstermeyecek olan da fakihtir yine!

 

Siz şu tükenmişlik ve ümitsizliği silkinip üzerinizden bir atın; tebliğat yöntem ve programınızı tamamlayıp hazırlayın, islamı tanıtma hususunda çaba ve ciddiyet gösterin, islami devleti kurmaya azimle karar   verip   bu   yolda   öne   geçerek   ilk   adımı    atın,   hürriyet   aşığı   şu mücadeleci halkla elele verin, o zaman islam devleti kesinlikle       kurulacaktır! Kendinize güvenin! Sizler milletin hürriyet ve bağımsızlığı için mücadele verecek güç, cüret ve yeteneğe sahip olup bunu bizzat   yaptığınıza, halkı uyandırıp mücadeleye teşvik edebildiğinize, sömürü ve baskı rejimini titrettiğinize, günden güne tecrübenizi artırıp sosyal konulardaki liyakat ve becerinizi daha da geliştirdiğinize göre zorba ve zalim egemenin -şah- düzenini yıkmayı başardıktan sonra devlet  yönetimi ve halk kitlelerini yönetmenin üstesinden de mutlaka    gelirsiniz! Devlet ve yönetimle ilgili taslak ve bunun için gerekli  kanunlarımız hazırdır. Memleketi yönetebilmek için vergi ve gelir   lazımsa, islam belirlemiştir. Kanun lazımsa, hepsini belirlemiştir. Devlet kurduktan sonra oturup kanun çıkarmanıza ya da ecnebiperest ve batı hayranı yöneticiler gibi gidip başkalarının kanunlarını ödünç almanıza gerek yoktur, herşey hazır ve amadedir. Sadece bakanlık program ve tüzükleri kalıyor ki o da çeşitli dallardaki uzmanlarla müşavirler ve muavinlerin de yardımıyla bir müşavere -danışma- meclisinde hazırlanıp onaylanıverir.

 

Sevinerek belirteyim ki milletler de size tabi ve sizinle birliktedir. Sadece silahlı takviye ve gücümüz azdır ki onu da inşaallah elde ederiz. Musa'nın -s- asasıyla, Musa'nın -s- himmetine ihtiyacımız var şimdi; Musa'nın -s- asasıyla, Ali Bin Ebutalib'in -s- kılıcını kullanabilecek insanlar lazım -bu harekete-.

 

Evet, medreselerde oturan o hiçbir işe yaramaz pısırık adamlar devlet kurabilecek ve iktidarı ellerinde tutabilecek insanlar değildirler, çünkü o kadar beceriksizdirler ki kalem bile kullanamaz -bu mevzuları yazamaz ve hiçbir iş için adım dahi atamazlar.

 

Ecnebiler ve onların -yerli- uşakları durmadan "Kardeşim, git işine! Medresende oturup tahsilinle uğraş, bu işlerle neden uğraşıyorsun?! Size göre değil bu işler!!" diye o kadar kulağımıza okuyup durdular ki, sonunda, elimizden hiçbirşey gelmeyeceğine ve beceriksiz insanlar olduğumuza kendimiz de inanır olduk! ! İşte, bu zehirli propagandayı bazılarının kulaklarından söküp atamıyorum ben şimdi! İnsanlığın başkanlığını üstlenmeleri gerektiğini izah edemiyor, "siz de diğer insanlar gibisiniz, siz de memleketi idare edebilirsiniz!" diye anlatamıyorum bir türlü! Başkalarında olup da siz de varolmayan ne?! Onların tek farkı, bazılarının şuraya buraya -yurtdışına- gitmesi, bu arada       kiminin biraz da okumuş olması değil midir?

 

Biz, okumasınlar demiyoruz; okumaya karşı değiliz biz, ilme karşı değiliz asla! İsterlerse aya da gitsinler, atom sanayü kursunlar, biz engel olacak değiliz ki! Ama o hususlarda da birtakım vazife ve yükümlülüklerimiz var bizim de. Siz islamı anlatıp tanıtın, islamın yönetim ve devletle ilgili programlarını dünyaya tanıtın; islam ülkelerinin başındaki şu krallar, sultanlar ve cumhurbaşkanları o zaman belki meselenin doğru olduğunu anlar ve islama tabi olurlar... Biz onların elinden -makamlarını- almak istemiyoruz ki, tâbi ve güvenilir olanın, yerinde kalmasına izin vereceğiz.

 

Bugün dünyada 700 milyon nüfusumuz var bizim, 170 milyondan  şiadır bunun; hepsi de bizi izlemekte sözümüzü dinlemektedirler, ama pısırıklık ve beceriksizliğimizden, onları idare edemiyoruz işte! Biz, halkın emanetdarlığını yapacak, güvencesini sağlayacak bir devlet kurmalıyız; halkın güveneceği, kaderlerini canla başla teslim edecekleri bir devlet... Emanete ihanet etmeyecek, onun sayesinde ve kanunun gölgesinde bütün milletlerin tam bir huzur ve güvenle hayatlarını sürdürebilecekleri güvenilir bir yönetici istiyoruz biz.

 

Bunlar, üzerinde kafa yormanız, durup düşünmeniz gereken meselelerdir, ümitsizliğe kapılmayın. Bu işin "imkansız" olduğunu        sanmayın; Allah da bilir ya, sizin beceri ve liyakatiniz diğerlerinden hiç de az değildir. Eğer beceri ve liyakat demek kaatillik ve zulüm demekse bunlar elbette ki bizde yok! Hapisteyken  o herif yanıma geldiğinde, Allah selamet versin -ki kendisi hala tutukludur- Kummi Bey'1e   ben birlikteydik; herif "...siyaset pistir, kötülük ister, yalancılık ister; kısacası politika dediğin itoğluitliktir, -bu yüzden, siyaseti- bize bırakın siz!" demişti. Dediği doğruydu da! Çünkü eğer siyaset buysa, tabü ki ancak onlara mahsus  bir iştir!   İslamın   siayseti,   müslümanların   siyaseti,    "siyaset adamı ve lider insan"lar olan   hidayet imamları aleyhimusselamın siyaseti ise bambaşkadır. O -herif- bizim zihnimizi iğfal etmek istiyordu, nitekim sonra da gidip "Siyasete karışmamaları hususunda dinadamlarıyla anlaşmaya varıldı!" diye yazdırdı gazetelere!    Biz de serbest bırakılır bırakılmaz minbere çıkıp tekzip ettik tabi! "Yalan söylüyor" dedik, "Humeyni veya bir başkası; -ulema içinden- kim böyle bir şey söyleyecek olursa aramızdan -ulemanın arasından- kovarız onu!" dedik! 

 

Sizi memleket işleriyle ilgilenmekten vazgeçirip bu işi kendi ellerinde tutmak, sizi de hep -ibadet ve- duayla oyalamak için bunlar ötedenberi "politika yalan dolandan ibarettir" gibi laflarla doldurdular kafamızı; siz burada oturup "Haledullah-u mülkî!"   diyedurun; onlar da dilediklerini yapsınlar! İstedikleri serseriliği yapsınlar, öyle mi?! Tabi, Allah'a şükür onlarda bu -planları yapabilecek- akıl ve zeka zaten yok, ama üstadları ve uzmanları bu planları yapıyor işte. 300 yıl öncesinden doğu ülkelerine sızarak bu ülkeleri her yönüyle tanıyan İngiliz  sömürücülerinin   işidir   bütün  bunlar.  Daha  sonra   da   Amerikalı   ve   diğer sömürücüler İngilizlerle elele vererek bunları hep birlikte yaptılar. Hemedan'da bulunduğum günlerde bir talebem geldi yanıma. Âlim elbisesini çıkarmış -alenen dinadamlığı yapmayı bırakmış-tı, ama faziletli ve değerli bir insandı, ahlakını da halâ korumadaydı. Büyük bir kağıt çıkarıp koydu önüme, bazı yerleri kırmızıyla işaretliydi. Bu kırmızı işaretlerin, İran'daki yeraltı zenginliklerini göserdiğini söylüyordu, yabancı uzmanlar keşfetmiş bunları... Ecnebi uzmanlar gelip ülkemiz üzerinde çalışmışlar, incelemeler yapmışlar. Memleketimizin neresinde altın, neresinde bakır, neresinde petrol vb...  olduğunu hep bulup çıkarmışlar. Bizim insanımız üzerine de araştırmalarda bulunmuş ve planlarının gerçekleşmesine set teşkil edip engel olan yegane şeyin islam ve islam alimleri olduğunu anlamışlar. Onlar, islamın Avrupa'ya nasıl egemen olduğunu gördüler, islamın gücünü bilir onlar; gerçek islamın bu tür şeylere -ihanetler- karşı olduğunu da bilirler. Keza gerçek anlamda alim olanları avuçlarına alıp kullanamayacaklarını ve öylelerinin fıkirlerini etkileyemeyeceklerini de bilirler. Bu nedenledir ki ötedenberi bu dikeni siyaset yollarının üzerinden kaldırmaya çalıştılar, islamı ve islam alimlerini küçük düşürmeye çalıştılar. Zehirli propagandalarıyla bunu yaptılar da! Öyle ki bugün islam, bizim nazarımızda 3-4 tane dini - ibadi mevzudan başka birşey değildir! Diğer taraftan, müslüman toplulukların başında bulunan islam fakihleriyle alimlerini iftira, karalama veya başka yollarla küçük düşürüp iekelemeye çalıştılar. Sömürünün satılmış uşağı olan o arsız ve  utanmaz herif, kitabında "Necef ve İran ulemasından 600 kişi İngilizlerin adamıydı, Şeyh Murtaza  da iki yıl onlardan maaş aldı, olayı ancak ? yıl sonra anladı" diye yazmış;   kaynak olarak da İngiltere dışişleri bakanlığının      Hindistan' daki arşiv      belgelerini gösteriyor! Bu da, -icabında- kendisine sövdürüyormuş gibi yaptırarak birtakım emellerine ulaşmayı ilke edinmiş olan sömürünün oyunlarından biridir yine. Sömürü odakları, bütün islam ulemasını kendi beslemesi olarak tanıtmaya can atmaktadır; böylelikle islam alimlerini halkın nazarında kötülemek ve halkın ulemadan yüz çevirmesini sağlamak istemektedirler. Bir yandan da yine zehirli propaganda, ve şartlandırma yöntemleriyle islamın -gücünü ve müdahele sahasını- küçültüp daraltmaya ve islam ulema ve fakihlerinin vazife ve yetkilerini küçük ve önemsiz işlerden ibaret hale sokmaya çalıştılar. Fakihlerin dini ve ilmi meseleleri anlatmaktan başka işleri ve sorumlulukları olmadığı yolunda bizi şartlandırmaya çalıştılar. Kimileri de farkında olmadan bu oyuna düşerek sapıverdiler. Bütün bunların, bizi bağımsızlığımızdan etmek ve islam ülkelerini her yönüyle elimizden almak için hazırlanmış bir plan olduğunu anlayamadılar. Bilmeyerek ve farkında olmaksızın sömürünün propaganda odaklarına, onların politikalarına ve gayelerinin gerçekleşmesine yardım etmiş oldular. Sömürünün propaganda mekanizmaları "dinle siyaset birbirinden ayrıdır" diye vesveselerde bulundular, "dinadamları hiçbir sosyal işe karışmamalıdır, fakihler kendi kaderleri ve islam ümmetinin alınyazısına nezarette bulunmakla görevli değildirler..." dediler. Ne yazık ki kimi de bu laflara kanarak  , şimdi gördüğümüz gibi oldu. Sömürücüler de bunu istiyorlardı işte; ötedenberi istedikleri ve daima da isteyeduracakları  şeydir bu!

 

Dini ilmiye medreselerine şöyle bir bakın, sömürünün telkin ve propagandalarının iz ve etkilerini kolayca görürsünüz. İbadetle ilgili meseleleri açıklamaktan ve dua etmekten başka hiçbir şey yapmayan ve esasen bundan başka şey de beceremeyen hiçbir işe yaramaz, tenbel, işsiz - güçsüz ve himmetsiz bir sürü insan görürsünüz. Aynı şekilde, yine bu propaganda ve şartlandırmaların tesirleriyle oluşmuş bulunan düşünce ve metodlarla da karşılaşırsınız orada. Mesela "konuşmak, bir dinadamına yakışmaz" derler! "Dinadamı ve müçtehid dediğin, konuşmasını bile bilmemelidir, bilse bile konuşmamalı, sadece "lailaheillallah" demelidir! ! Arasıra bir kelime söyleyebilir, hepsi o kadar!" derler! Halbuki yanlıştır bu! hz. Resulullah efendimizin -sav­- sünnetine de aykırıdır! Allah Teala iyi konuşmayı, meramını iyi anlatmayı,   kalemi    ve   -iyi-    yazmayı   övmüş   olup   Errahman   Suresi'nde"...ona konuşmayı -beyanı- öğretti"  buyurmaktadır ve beyanda bulunabilmeyi öğretmiş olmasını büyük bir nimet ve lütuf olarak değerlendirmektedir. Bu beyan Allah'ın hükümlerini, islam akaid ve ö~retilerini yaymak ve öğretmek içindir. Beyan ve konuşma yoluyladır ki dini insanlara ö~retebilir ve "insanlara -dini- öğretsinler diye..." buyruğunu yerine getirmiş oluruz. hz. Resul-ü Ekrem efendimiz –sav- ve hz. Emir (hz. Ali -s-) konuşmalar yapar, hutbe verirlerdi; söz eri ve güçlü konuşmacıydılar.

 

Ulema Kisvesine Bürünüp Mukaddes Görünmeye                        Çalışanların Islahı

 

Bazılarının zihnine yerleşmiş bulunan bu tür ahmakça düşünceler, sömürücülerle zalim ve zorba devletlerin islam ülkelerini içinde bulundukları şu -perişan- halde tutmalarına ve onların islami hareketi engellemesine yardımcı olmaktadır. "Mukaddes" ve "ermiş insanlar" olarak tanınan; gerçekte ise ermiş değil, ermişlik taslayıp mukaddes bir kisveye bürünen güruhun düşünceleridir bunlar. Bunların düşünce ve fıkirlerini ıslah edip düzeltmeli, bunlara karşı nasıl davranmamız gerektiğini bilmeliyiz. Çünkü bunlar bizim ıslah ve hareketimize engeldirler; elimizi kolumuzu bunlar bağlamıştır.

 

Birgün rahmetli Brucerdi,   rahmetii Hüccet,  merhum Sadr  ve merhum Hansari   beyler   -rızvanullah   aleyhim-   siyasi   bir   mevzuyu görüşmek üzere bizim evde toplanmışlardı.   Kendilerine "siz herşeyden önce şu mukaddes kisveye bürünmüş ermişlik taslayanları ne yapacağınızı düşünün" dedim, "Onların yaptığı, tıpkı, düşmanın saldırısına uğradığınız bir sırada birinin gelip arkadan kollarınızı kıskıvrak tutmasına benziyor. "Mukaddes ve ermiş" görünmeye çalışan -gerçek ermişleri kastetmiyorum tabi- ve neyin doğru neyin yanlış olduğunu teşhis edemeyen bu adamlar sizin eliniz - kolunuzu bağlamış     durumda. Birşeyler yapmak isteyecek olsanız, şu fesat, kötülük ve ahlaksızlıklara bir son verebilmek için bir devleti veya meclisi ele geçirmek isteseniz onlar sizi toplumda rezil eder, halkın gözünden düşürüverirler. Her şeyden önce, onlarla ne yapacağınızı düşünmeniz gerek!"

 

Bugün islam toplumu öyle bir hale gelmiştir ki sahte mukaddes ve ermişler islam ve müslümanların ilerleyip etkınlik göstermesini engellemekte ve islam adına islama zarar vermektedirler. Bu cemaatin toplumdaki kökleri, dini ilmiye medreselerindedir. Necef, Kum, Meşhed ve diğer medreselerde "mukaddes ve ermiş görünmeye çalışan" bir psikolojiye sahip insanlar var, bu kötü düşünce ve psikolojiyi islam adına medreselerden toplumun diğer kesimlerine bulaştırmaktadırlar. "Kalkın, biraz canlanın, başkalarının -boyunduruğu ve- bayrağı altında yaşanılmasına izin vermeyin, İngiltere'yle Amerika'nın bize bunca baskıda bulunmasına ve dilediklerini yaptırmasına müsade etmeyin, İsrail'in müslümanları böylesine felce uğratmasına gözyummayın!.." diyecek biri çıksa, bu alim kisvesine bürünenler hemen karşı çıkarlar ona. Bugüruha önce nasihatte bulunup uyandırmak ve şöyle demek gerekir: "Siz tehlikeyi görmüyor musunuz? İsraillilerin vurup kırdığını, öldürdüğünü, herşeyi ortadan kaldırdığını, İngiltere'yle Amerika'nın da ona yardım ettiğini görmüyor musunuz? Sise oturmuş, sadece seyretmektesiniz! Sizin  gerekir! Halkın bedbahtlıklarına çare aramanız gerekir. Sırf oturup dini mübaheselerde bulunmanın yararı yoktur, sadece dini meseleleri anlatmakla problemler hallolmuyor. İslamın defterini dürmeye uğraştıkları şu sırada hırıstiyanlar gibi sessiz -sedasız oturmayın; onlar da böyle oturup Ruh'ul kudüs ve teslisi tartışmakla meşgulken yakaladılar, ortadan kaldırdılar... Uyanın ve bu gerçeklerle, bu hakikatlerle iglilenin, günün meseleleriyle ilgilenin, bu kadar uyuşuk, sorumsuz ve tenbel hale getirmeyin kendinizi. Bu ihmalkarlıklarınızla, meleklerin kanatlarını sizin ayaklarınızın altına yayacağını umuyorsunuz bir de, öyle mi?! Meleklerin tenbellerden yana olacağını mı sanıyorsunuz yani? Melekler kanatlarını hz. Emir'el müminin -s- ayaklarının altına yayarlar, evet, çünkü islama faydası olabilen bir insandır o; islamın yücelip genişlemesini sağlamakta, onun sayesinde islam bütün dünyaya yayılıp dünyaca tanınır hale gelmekte ve o hazretin yönetimi altındadır ki iyi isim yapmış, hür, hareket ve fazilet dolu bir toplum oluşabilmektedir. Bu durumda melekler elbette ki o hazretin önünde saygıyla eğilecektir, esasen herkes onun önünde saygıyla eğilmektedir. Hatta düşmanı bile saygıyla eğilmektedir onun karşısında. Oturup dini -ibadi meseleleri anlatmaktan başka yükümlülük kabullenmeyen sizler için saygı gösterilmesinin hiçbir manası ve gereği yoktur.

 

Mükerrer uyarı, aydınlatma ve nasihatlere rağmen yine de uyanmaz ve vazifelerini yerine getirmek istemezlerse biliniz ki bu kusurlarının sebebi gaflet değildir, başka bir "dert"leri vardır. O zaman onlara daha başka türlü davranılması gerekir tabi.